Yaşam

Yaşam

YAŞAM! EN  BÜYÜK ARMAĞAN…

 

Yaşamı sorgulamadan duramayız hiçbirimiz. Hepimiz yaşamımızın belli dönemlerinde yaşamı ve yaşamımızı; yaşama bakışımızı mercek altına alır, evirir çevirir, bazen kendimizi yerden yere vurur, acıtır da acıtır, bazen de tam tersi kendimizi göklere çıkartır, yüceltir ve yaşamın güzelliğiyle sarhoş gezeriz. Her ne kadar iki ayrı uçta da  olsa,  bu yaşananlar son derece insanca ve son derece doğaldır aslında. Doğaldır; çünkü doğa karşıtların birliğidir, sentezidir. İnsancadır; çünkü insan doğanın önemli bir parçasıdır, onu yorumlar ve yorumlarını kuşaktan kuşağa aktarır.

 

Hiç dikkat ettiniz mi? Yaşamın (veya yaşamımızın) sorgulandığı dönemler  yolunda  gitmeyen bir şeylerin olduğu dönemlerdir mutlaka. Bir bunalmışlık, bıkmışlık, monotonluk ve mutsuzluk hali… Hani her şey üstümüze üstümüze gelmektedir sanki. “Evet, aynen öyle” dediğinizi duyar gibiyim. Biliyorum kiminiz mutlu oldu şimdi “Bak yalnız değilmişim, bunları düşünen tek ben değilmişim” diyerek. Evet, tek siz değilsiniz tabi… Bakın en azından bir kişinin sizin yaşadıklarınızı ve düşündüklerinizi paylaştığından eminsiniz artık. İşin şakası bir tarafa; ben, sizler ve diğerleri, yaşam koşullarımız ve yaşama bakışımız ne olursa olsun hepimiz yaşıyoruz bu sorgulamayı ve İYİ Kİ DE YAŞIYORUZ!

 

Sorguluyoruz, sorguluyoruz; peki ne oluyor sorgulamanın sonunda : İşte asıl üzerinde durulması gereken konu bu bence… Eğer sorgulamamız bize artı değerler katıyor, yaşam kalitemizi bizim ve sevdiğimiz insanlar açısından artıyorsa NE MUTLU BİZE! Her sorgulama sonunda yaşamına artı değerler katabilen ve yaşamını daha kaliteli kılabilen herkesi saygıyla selamlıyorum. Belki bazılarınız soruyor şimdi, “Nedir kaliteli yaşam?” Yaşama nasıl artı değerler katılabilir sizce? İşte bu noktada da kişisel beklentiler çıkıyor karşımıza: Mal, mülk, başarı, para, şan, şöhret… ve gelsin MUTLULUK! Evet hepsi bunun için değil mi? Hepimizin ortak tek bir beklentisi var belki de ve o da MUTLU OLMAK. Aslında tüm koşturmaların, soluksuz geçen günlerin ve gecelerin, gelecekle ilgili tüm plan ve programların tek bir açılımı var insanoğlu için ve karmaşık gibi görünse de o kadar da basit özünde. Beklentilerin ve isteklerin sonu yok insan için ve bu kötü de değil aslında. Çünkü beklentilerin sürekliliği ve değişkenliği dinamik kılıyor bizi ve aramaya yönlendiriyor sürekli. Fakat çok önemli ve asla atlanmaması gereken bir şey var ki bu arayış bazen büyük bir aymazlıkla bulduklarımızı veya sahip olduklarımızı görmememizi ve hatta kaybetmemizi sağlıyor. Ya da kör ediyor gözlerimizi ve zaten sahip olduğumuz şeyleri arar hale getiriyor bizi. Bizler mükemmel varlıklarız biliyor musunuz? Sahip olduğumuz organizma, duygusal ve düşünsel nitelikler gerçekten mükemmel. Öyle mükemmeliz ki  üstelik, biz onca koşuşturma içinde sanki bilincimizi yitirmişçesine etrafımızı görmezken, o mükemmel organizma sinyaller vererek bu sorgulamayı başlatıyor işte. Bilinçsiz dediğimiz noktada bilinç çıkıyor karşımıza yine. Ve “Dur! Ne yapıyorsun?” diyor bize ve işte başlıyor sorgulama.

 

Beklenti ve istekleri gerçekleştirmek adına (yaşam mücadelesi de diyoruz buna) yaşamdan kopuş, iletişimsizlik, farkında olmadan çevreden soyutlanma, giderek daha mekanik ilişkiler yaşama, kendimize ve değerlerimize yabancılaşma…. Mutluluk adına öyle şeyler yaşıyoruz ve öyle tık nefes koşuyoruz ki; ipi göğüslemeye dermanımız kalmıyor. Eh tabi ki herkes payına düşeni yaşıyor bu durumda ve maalesef bizle birlikte çok sevdiklerimiz de mutluluğa uzandığını düşündüğümüz bu yolda MUTSUZ OLUYOR ne yazık ki.

 

İşte ben de şu son günlerde yaşamı sorgular bir haldeyken e-postama gelen bir ileti çok iyi geldi bana. Aslında çok uzunca bir zaman önce okuduğum bu yazı hem çarpıcı hem de düşündürücüydü. Üstelik öyle hoşuma gitti ki aldığım dersi hiç unutmamak için ben de aynını yapma kararı aldım ve sizlerle de paylaşmak istedim.

 

 

 

 

 

 

 

 

BİN MİSKET TEORİSİ

Genç adam yoğun iş temposundan iyice bunalmıştı. Vakit akşama yaklaşıyordu, ama mesai kavramına çok yabancı olduğu için evine ne zaman gideceği belli değildi. Başını iki elinin arasına aldı, gözlerini sıkıca kapadı. Çok para kazanıyordu. Yöneticiydi, birçok insanın imrenerek baktığı bir konumdaydı. Ama yaşadığı hayatı hayat olarak görmüyordu.”Bu ne biçim hayat böyle!” diye söylendi kendi kendine. Hafta sonlarında dahi evine gidemiyordu. Toplantılar, iş seyahatleri, yazışmalar ve koşuşturmayla geçen bir hayat.(Aynı yukarda yazılanlar gibi değil mi?)

 

Ailesine, çocuklarına vakit ayıramıyordu. Pek çok yakın dostunun adını dahi unutmuştu. Bu karamsarlık içinde kıvranırken, birden çekmecesindeki küçük radyosu aklına geldi. Radyoyu açtı. Yayınlanan müzik parçası ile biraz rahatladığını hissetti. Müziğin ardından yaşlı bir adamın konuşmasıyla gayri ihtiyari radyoyu kapatmak istedi. Ama birden durdu. İlginç bir teoriden bahsedeceğini söylüyordu yaşlı adam. “BİN MİSKET TEORİSİ”ni anlatacaktı. Merakla dinlemeye başladı.” Bir gün oturdum ve biraz aritmetik yaptım. Ortalama bir kişinin yetmiş beş yaşına kadar yaşadığını varsaydım. Biliyorum, bazıları daha çok, bazıları da daha az yaşar. Ama biz yetmiş beş sene yaşadığını düşünelim. Bir yılda 52 hafta olduğu için, 75’i 52 ile çarptım ve ortalama ömre sahip bir insanın tüm hayatında yaşayacağı cumartesi sabahı sayısı olarak 3900 rakamına ulaştım.

Şimdi beni iyi dinleyin. En önemli kısmına geliyorum. Bütün bunları ayrıntılı olarak düşünmeye elli beş yaşında başlamıştım. Yaptığım hesaba göre bu yaşa kadar 2180’in üzerinde cumartesi yaşamıştım ve eğer yetmiş beş yaşına kadar yaşarsam, yaşayacağım cumartesi sayısı sadece bin adet olacaktı? Bir oyuncakçıya gittim ve elindeki tüm misketleri aldım. 1000 adet misketi bir araya getirmek için üç tane daha oyuncakçı ziyaret ettim. Bunları eve getirdim ve atölyemdeki radyomun yanında duran büyük, şeffaf bir kavanozun içine hepsini doldurdum. O günden sonra, her cumartesi kavanozdan bir tane aldım. Misketlerin azaldığını gördükçe, hayatımdaki önemli şeyleri daha fazla düşünmeye başlamıştım.

 

 Anladım ki, dünyadaki zamanımın akıp gittiğini seyretmek kadar önceliklerimi düzene koymama hiçbir şey yardım edemez? Yaşlı adam şu cümlelerle konuşmasını tamamladı: “Programı kapatmadan önce şimdi size son bir şey daha anlatacağım. Bu sabah kavanozum içindeki son misketi de aldım. Eğer önümüzdeki cumartesiye kadar yaşarsam, bana biraz daha zaman verilmiş olacak. Unutmayın hepinizin kullanabileceği en önemli şey, biraz daha fazla zamandır.”

 

Nasıl buldunuz? Çok güzel anlatıyor değil mi? Ne dersiniz uygulamaya değmez mi? Bence değer… çünkü BİZ, HEPİMİZ ÇOK DEĞERLİYİZ! Ve yaşam HER ŞEYE DEĞER!

 

Ne güzel yazmış büyük usta ATAOL BEHRAMOĞLU:

 

“YAŞADIĞIN MI BÜYÜK YAŞAYACAKSIN,

 IRMAKLARA, GÖĞE BÜTÜN EVRENE KARIŞIRCASINA

 ÇÜNKÜ ÖMÜR DEDİĞİMİZ ŞEY HAYATA SUNULMUŞ BİR ARMAĞANDIR.

VE HAYAT SUNULMUŞ BİR ARMAĞANDIR İNSANA”

 

Yüzünüzden gülümseme, yaşamınızdan mutluluk hiç eksik olmasın. Mutlu kalın.